Şanlıurfa Şehir Portalı & Firma Rehberi

DÜNYANIN EN ESKİ İNANÇ MERKEZİ

Hüseyin YEKTAŞ

Yazarın şu ana kadar yazılmış 2 makalesi bulunuyor.

Şanlıurfa,  on iki  bin yıl  öncesine  dayanan kadim  bir  şehirdir.  Ayrıca  ,çeşitli  doğal  afetlere  rağmen, yerleşim  yerini  hiç  değiştirmeyen  dünyanın  sayılı  şehirlerinden  biridir.  Onun için  derler ki;  Urfa ‘nın  altında  bir  Urfa  daha  var.

Balıklı Göl ,yer altı  kaynak  suyu.  Yani  aslında  göl  değil ,bir  akar sudur. Hem  de dünyada  eşi  ve benzeri  bulunmayan, geniş  bir  alanda, yüzlerce  noktadan  fışkıran  bir  doğal,  içilebilir   su ve  balıkların hayat  bulduğu bir  akvaryumdur…    Dünya  tarihini  değiştiren Göbeklitepe  tapınağının bulunmasından sonra, Urfa’nın  Paleolitik ve  Neolotik  dönemlerde  de insanlığın  avcı  toplayıcı  topluluktan ilk  yerleşik  hayata  geçtiği ,inanç  düşüncesinin  oluştuğu, plastik  sanatların geliştiği,  dünyada  ilk  mimarinin  geliştiği,  tarımın  ve  ziraatın  dünyada  ilk defa  yapıldığı,  buğdayın  ,mercimeğin,dünyada  ilk  defa  ekildiği  bu  kutsal mekanlarda,  Balıklı Göl  çevresinde  bulunan  ,dünyanın  en  eski  heykeli de (BalıklıGöl heykeli)   bize gösteriyor ki;  Urfa  dünyanın  en  eski inanç  merkezi ve  ilkler  şehridir.

Kutsaldır,  çünkü  Hazreti  İbrahim ile  ilgili  yüzlerce  efsane ve rivayetlerin  yanı  sıra, on bin yıllaröncesine ,hatta  Hazreti  Adem’e   dayanan efsaneleri  ,hikayeleri  vardır.

Urfa  kalesi  üç  katlıdır.  En  alt  katın  ne  kadar  eski  döneme  ait  olduğunu  bilemeyeceğim  ama ikinci  katın milattan epeyi  önce  bir  döneme belki  de  Hazreti  İbrahim  dönemine  ait  olduğu  söylenebilir.Hurri,  Mittani, Sümer ,Hitit, Osrohen Krallığı  gibi  medeniyetlerin  ardından,daha  sonra  Roma  dönemi  ve  İslami  dönemlerde  kullanılmış,  hendekler  ve  surlar onarılmış ,          Emevi, Abbasi, Eyyubi,   Akkoyunlu, Selçuklu,  Karakoyunlu ve  Osmanlı’dan  günümüze gelinmiştir.

 

Göbeklitepe‘nin keşfinin  tarihçesini  anlatırken.  Rahmetli  Halet  Çambel den  söz  etmeden  geçemeyeceğim.  O  İsmet  İnönü   dönemlerinde,  Doğu  ve  Güney  Doğu daki  yer  altı  araştırmaları  için  gerekli  izinin,  yasaların  çıkması  için  çok  mücadele  vermiştir. Hayatını  arkeolojik  araştırmalara  adamıştır  diyebilirim. Aynı  zamanda  Karatepe nin kahramanı  idi. Mekanı  cennet  olsun. O  olmasaydı  belki  de bu  gün  Göbeklitepe keşfedilmemiş  olacaktı.  Çünkü  1963 lerde  yüzey  araştırmaları  yapılıyor. 1990  larda Klaus Şimid  müzede  gördüğü  bir  heykelcik  üzerine  köye  geliyor ve arazinin  sahibi  Şavak Yıldız  dan izin  istiyor. Daha sonra  kazılar  Almanya nın  desteği  ve Kültür  ve Turizm  Bakanlığının  izni ile  KlausŞimidin  başkanlığında  başlıyor.

Bu  bölge  ile  ilgili  ilk  efsaneler,  masal  türünde.Yazının  icadından  önce günümüze  kadar gelen yüzlerce  sözlü  edebiyat  türleri  vardır.Bir  örnek  vermek  gerekirse:

Ninemin  anlattığı bir  masalda;

Hazreti  Adem  ile  Havva’nın, cennetten  atıldıktan  sonra  bu  bölgeye  geldikleri, Hazreti  Adem’in  cennetten  getirdiği beyaz gül ve  nar  fidanını  ektiğini.( bu nedenle  nar ve beyaz gül için cennetten  gelmiş  derler) bir süre  sonra  acıktıklarında, Havva anamızın  cennetten  getirdiği  buğday  tanesini  ektiklerini,  çoğaldıkça  geniş  tarlalara  ekmeye  başladıklarını anlatırdı.

Zamanla ekinler  çoğalınca,  Adem  babamız  biçmede  zorlanınca,  gökten  bir  sarı  öküz  inmiş.  H.z. Adem’in  dizine  sürtünmeye  başlamış. Yani  bu  ekini  ben  biçeceğim,  beni  çifte  koş,  demek  istermiş. Bunun üzerine, Adem  Babamız  Öküzün  iki  gözünden  öperek  ,onu  çifte  koşmuş.

Şimdi  bile  Anadolu’nun  bazı  köylerinde,  öküzü  çifte  koşmadan,  gözlerinden  öperler.  Bu  geleneğin  masalla  örtüştüğü,  masalın  da Göbeklitepe’nin  Arkeoloğu  KlausŞimit’ in tezleri  ile  örtüştüğü gerçeği karşısında, masallar bile bazen  bize  bilimsel  araştırmalar  için  ışık  tutuyor  diyebiliriz.

KlausŞimit’e  göre  Göbeklitepe  ,kutsal  kitaplarda  belirtildiği  gibi, dört  nehir  arasında ve Suriyenin kuzeyinde bulunuyordu. Bu  dört  nehir Fırat,  Dicle, Culap  ve Daysan  nehirleri  idi.  Culap  ve  Daysan  ırmağı,  zamanla  dereye  dönüştü. Bunlar  Karacadağ’ın  eteklerini ve o zamanların  bereketli  Harran  ovasını  suluyorlardı. İngilizce “Garden  Eden” dedikleri  Cennet  Bahçesi  burasıydı.

Geçmişte, Göbeklitepe ‘nin  kuzeyinden  geçen Culap  ırmağının  kaynağı Edene(Gölpınar) deki kaynak  suyun oluşturduğu  göl ile,Kalecik’in  yakınındaki  Diphisardaki  Yeraltı  kaynak  suları  idi. Zamanla  bu  su  kaynakları,  köylülerce açılan  kuyular  nedeni ile  azalmıştır. Bu  ırmak,Göbeklitepe’nin  kuzeyinden  geçtiği  için, o  tarihlerde, suyun  bir  şekilde Göbeklitepe’ye  getirildiği  inancındayım. Çünkü  orada  bulunan , bazı insan  eliyle  yapılan  çukurlara  su  doldurularak  gök  yüzü ile  ilgili  incelemelerin  yapıldığı  gibi bir tez  ileri  sürülüyor  bir  İtalyan  profesör tarafından.

Ayrıca  kadın  tanrıçalarla  ilgili  de  bir  araştırma  yapan bu  İtalyan  profesör  ile,  ortak  bir  kitap  çalışmamız  var. Doğumhane dediğimiz  bölümde  bulunan  doğum  yapan kadın  resminin  taş  üzerine çizilmesi  de o  dönemde  kadına  verilen  önemi ve Atargatis  denen  Tanrıçanın  tapınağının da  bu  bölgede  olması  ihtimalini  güçlendiriyor.

Neolitikle  ilgili  hazırlanan  bu  kitapta,bazı  ilginç  varsayımlara  da  yer  verilmektedir.

Bu  Profesörle  Kültür  ve Turizm İl  Müdürlüğünü  ziyaret  ettiğimizde,  İl  müdürü  bize ,JaponlarınGöbeklitepe’ de  akşam  güneşinin  batışını  çektiklerini ve  oradaki  renklerin, Japon  bayrağındaki  renklerle aynı  olduğunu  ,bunu  arşivlediklerini  söyleyince,  Profesör, açık  havalarda  Karacadağ’ın hatta  Nemrut  dağının  görülebildiği  Göbeklitepede, sabah  güneşinin  doğuşunun  da  muhteşem  olabileceğini  söyledi. Bunun üzerine, Sayın    Aydın Aslan danertesi  sabah,  güneşin  doğuşunu  Göbeklitepe de çekebilmek  için  izin  istedik. İzin  verildi ve  biz  Göbeklitepe’ de  o  muhteşem  sabah  güneşinin  doğuşunu  resmeyledik.  Kültür  Müdürlüğünün  arşivine  teslim  ettik.

O  devirde  bile  benim  Urfalım zoru  başarmış . Sadece alet  olarak  çakmak  taşını  kullanarak, insanı  andıran  devasa   heykeller  yapmış. Üzerine  hayvan  kabartmaları yaparak, çizgi  film  gibi belki  de  bir  şeyler  anlatmaya  çalışmış  ve  onlara  tanrı  diye  tapmış. Yani  insanın  ne  kadar  kutsal  olduğunu, belki  de Allah’ın  yarattığı  en  kıymetli  varlık  olduğunu  anlamış ve  ona  tapınmıştır.

İnsana  benzetilmeye  çalışılan  bu  devasa  heykellerin  boyu  beş  altı  metreye ,ağırlıkları  on  tonun  üzerinde  olmak  üzere, onlarca  heykel,  daire  şeklindeki tapınaklara  yerleştirilmiş. Asırlarca  kült  merkezi  olarak, bölgedeki  kabileler  tarafından  kullanılmıştır.Benzer  tapınakların  da bu  geniş  çevrede  bulunduğunu  biliyoruz. Bunlar; Karahan Tepe, Sefer  Tepe, NevaliÇori, Güsir Tepe  gibi yerlerde de kazı yapıldığında, bir çok  sırlar  da  aydınlanacaktır.

İnanç  gücü ile, çakmak taşı ile bile , neler  yapılabileceğini  görüyoruz  orada. Şimdi  tabi bir çok  soru  geliyor  aklımıza.  Göbeklitepe’nin  çözülmesi  gereken bir  çok  sırları  var. Çevresinde,   kilometrelerce  uzakta benzer  tapınaklar var mı?  Uzaklardan,  insanlar  buraya kutsal  ibadetlerini  yapmak için,  nasıl  ve  hangi  zaman diliminde  geliyorlardı?  Çünkü  yakınında  yerleşim  alanına rastlanmadı  bu  güne  kadar.

Gelelim  Balıklı Göl ve  çevresine;

Dünyanın  en  eski  heykeli, Balıklı Göl  Heykeli, yakın  bir  tarihte, Urfa  kalesinin  karşısındaki  bir  alanda  bulundu Uzunluğu  normal  bir  insan boyundaki bu  heykel, Urfa  taşından  yapılmış  ve opsidiyen  iki  tane  gözü  var. Onun  da  bulunuş  hikayesi  var;

Balıklı Göl’ün  yanı  başında,  bir  yapının  temeli atılırken (bazılarına  göre  Edessa  Oteli’ nin  temeli  atılırken) Gece geç  saatlerde  bu  heykel  iş  makinasının kepçesine  takılıyor ve  üç  parçaya  ayrılıyor.  Bunun  üzerine  ,müze  Müdürü ne haber  veriyorlar.  Gecenin o  saatinde  gelen  Müdür.  Her zaman  olduğu  gibi  takın  elbise  kravat, o  çamurun  içinden  üç  parça  heykeli  topluyor ve arabaya koyuyor.  Daha  sonra,  yarım  saat  kadar  çamurun  içinde bir  o taraf,  bir  bu  taraf  debelenip  duruyor. İnsanlar  merakla  seyrediyorlar.  Neyse , heykel  müzeye  götürülüyor. Aradan  bir  hafta  geçiyor.  Bizim  arkadaşlardan  birisi  müze  Müdürünü  ziyarete  gidiyor.  Onun heykeli  aldıktan  sonra  bir  süre daha  çamurun içinde  dolandığını ,üstünün  başının  çamur  içinde kaldığını,  insanların “ sarhoş mudur  acaba “  dediklerini  sorunca;  O  heykeli  bulduktan  sonra , gözlerinin  yerinde  olmadığını  gördüğünü, bunun  üzerine  çamurun içerisinden  arayarak   iki  tane  opsidiyen  göz  yuvarlağını  bulduğunu, cebine  koyduğunu ve  müzeye  gelince gözleri  yerlerine  yerleştirdiğini  anlatıyor.

Görüldüğü  gibi, bu  heykelin  bize  anlattığı;   Balıklı  Göl  ve  çevresinin  de  on  iki  bin yıl  öncesine  ait  bir  yerleşim  alanı  olduğudur. HalepliBahçe  civarındaki  mağaraların  da  bazılarının  Neolitik  döneme  ait olduğu  söylenebilir. Gerçi  Halepli  Bahçe   Mozaiklerinin tarihi,  iki  bin  yıl  öncesine  dayanır.  Roma  dönemindeDaysan  ırmağının   yatağı  değiştirildiğinde, elde edilen  arsalarda o  dönemin  zenginleri  villalar,  saraylar  yapmış.  Yerden  ısıtmalı  hamamlar  yapmış ve  bahçesini  mozaiklerle  süslemiş.  Hem  de dünyada  eşi  bulunmayan,  dört  Amazon  kraliçesinin  bir  arada  av  sahnesini, Fırat  nehrinin  kenarından  binlerce kölelerin toplayıp  getirdikleri, çoğu  mercimek  büyüklüğündeki  doğal renklerdeki  çakıllarla ebedileştirmişler.  Sanat   değerinin  çakıllarının  küçüklüğü ile  ölçüldüğünü  düşünürsek,  nohut  büyüklüğündeki  çakıllarla  yapılan  mozaiklere  göre ,bu mozaik  daha üstün  bir  sanat  değerine  sahiptir.

Millattan  önce  üç  binli yıllara  gelindiğinde,  Peygamberler   dönemi.  Hazreti  Davut  Hazreti   Musa, Hazreti  İbrahim, Hazreti  Lut,  Hazreti  Şuayb   Urfa  yine  İnanç  Merkezi….  Efsaneler,  rivayetler,  hikayeler,masallar..

Ve  Hazreti  İbrahim’in  zalim kral  Nemrut  tarafından  ateşe  atılışı;

Hazreti  İbrahim in  dünyaya  geldiği  günlerde ,Urfa da Nemrut adında  bir  zalim  kral  vardı. Çevresindeki  kahinler  ona  “Bu  günlerde  dünyaya  gelecek  çocuklardan  birisi  büyüdüğünde,  senin tahtını  ve tacını  elinden  alacak” demişler. Bunun  üzerine  Nemrut, bütün hamile  kadınların  ve  doğacak  çocukların  öldürülmesini  emretmiş.  Hazreti  İbrahim’in annesi  Nuna  Hatun,  Hazreti  İbrahim i gizlice  bir  mağarada  doğurmuş. İçilebilir şifalı  bir   su  kaynağının  da  bulunduğu  bu  mağarada,  bir  rivayete  göre  zaman,  zaman bir  ceylan  gelmiş  onu  emzirmiş. Bazen annesi  gelmiş emzirmiş.  Bazen  de baş  parmağını  emerek,  Peygamber  olduğu  için.  Altı  ay  gibi  kısa  bir  zamanda ,on iki yaşlarında  bir  delikanlı  olmuş. Babası  Azer  ise,  Nemrut’un  taptığı  heykelleri  yapan  bir  heykel  ustası  imiş. Yanında  İbrahim’i  görenler  sormuşlar  bu  kim  diye,  o  “Bu  benim yıllar  önceki  eşimden  kalan  oğlum.  Uzakta idi, yeni  geldi” demiş.

Politeist  dönemden  Monoteist  döneme ,yani  tek  tanrılı  döneme  geçiş diyebileceğimiz  Allah  inancını, Hazreti  İbrahim , kendini  hem  kral, hem  tanrı diye  tanıtan Nemrut ‘a  karşı   anlatmaya  çalışınca;  Nemrut  insanları  toplayıp, içlerinden  birini  çağırıp,  bir  kese  altın  vermiş. İşte  ben  istediğimi  zengin  ederim, demiş. Sonra  yine  birini  çağırıp,  öldürün  bunu , demiş. İşte ben  istediğimi  öldürüyorum.  O halde  tanrı da  kral  da benim, demiş. Yaptığı  bir  düzenekle,  kartalları  kullanarak, kısa  bir  süre  için,  gökyüzüne  yükselişi  ve  inişini de  marifet  olarak  göstermiş.

Günlerden  bir  gün.  Nemrut  ve çevresindekiler bir  düğüne  gitmişler. Bunun  üzerine ,Hazreti  İbrahim,  eline  baltayı  almış ve bütün  o Nemrut  tarafından  kutsal sayılan putları  parçalamış , baltayı da  en büyük  putun  omuzuna  asmış.  Düğünden  dönen  topluluk  bu  manzarayı  görünce, bunu  kim  yapmış,  olsa olsa İbrahim  yapmıştır  demişler.  Bunun  üzerine  Nemrut H.Z. İbrahim i  çağırmış.  Sen  mi  kırdın  bunları  diye  sorunca,  Hayır ben yapmadım, balta  kimin  omuzunda ise o  yaptı,  demiş.

Nemrut-  Hiç bu  taş  heykel bunu  yapabilir mi?  ,deyince;

İbrahim-  O  böyle  bir  şeyi  yapamayacak  güçte  ise,  neden  ona  tapıyorsunuz? Demiş.

Bunun  üzerine Nemrut, onu  ateşe  atmaya  karar  vermiş.

Dört  bir  yana  haber  salınmış.  Hiç  bir  evde  ateş  yakılmayacak. Duman  tütmeyecek. Bütün  odunlar  kalenin  önüne  getirilecek. Büyük  bir  ateş  yakılacak ve  İbrahim,  mancınık  denilen  bir  düzenekle, kaleden  ateşe  atılacak diye  emir  verilmiş.

Ertesi  gün  sabah  erkenden  Hazreti  İbrahim,  kaleden  ateşe  atılmış. O  ateşe  düştüğünde, Kur’an da belirtildiği  gibi(Embiyasuresi ; Ey ateş  ,İbrahim’in üzerinde  serin  ve  selamet ol!  Berden  veselamen)  Ateş,  suya,  odunlar da  balığa  dönüşmüş ve Hazreti  İbrahim de bir  gül  bahçesine  düşer  gibi, güller  arasına  düşmüş.

Hayatının  geriye  kalan  kısmını, eşi  Sara ile  birlikte,( ki  Hacer ile  evliliği de bu  döneme  rastlar.  Onunla  ilgili de  rivayetler  var.) Harran, Halep  ,Şam, Mekke, Medine, Lübnan ve  Filistin’in El  Halil kentinde  geçirmiş. Oğlu  İsmail ile  Kabe’nin  inşası,    hikayeler ve rivayetlerle   dolu bir yaşam  sonucu,  El  Halil  Kentinde  vefat  etmiştir. Türbesi  bu  Kenttedir.

Hazreti  İbrahim  sofrası ve  bereketi  üzerine şöyle  bir  rivayet  vardır;

O,  akşam  yemeklerini  misafirsiz  yemezdi. Bu  nedenle  sofrası  bereketli  adi.  Çünkü  misafir  kısmeti  ile  gelirdi. .

Bir  akşam, eşi  Sara sofrayı  hazırladı  ama  misafir  yoktu. H.z. İbrahim  Urfanın  daracık  sokaklarında  misafir  aramaya  başladı.  Sonunda  bir  yabancıyı  buldu  ve  onu  akşam   yemeğini  birlikte  yemek  üzere  evine  davet  etti.  O da kabul  etti.  Birlikte  eve  geldiler.  Sofraya  oturdular. H.z.  İbrahim ,yemeğe  başlamadan  önce,  bu  nimetleri  bize  veren yaratana  dua  edelim ,sonra  yeme ğe  başlayalım deyince,  yabancı; Ben  meccusiyim, dua  etmem”  dedi , O “ o halde bu sofrada  yemek  yiyemeyiz” dedi.  Bunun  üzerine,  yabancı  sofrayı  terk etti ve  çıkıp  gitti.

Rivayete  göre  gökten  bir  nida  geldi;

“Ben  otuz beş yıl  ,üç  öğün,  o  yarattığım  kulumu  doyurdum.  Sen  bir  öğün  doyuramadın  mı?”

Bunun  üzerine

İbrahim  hızla  o  daracık  sokaklara  daldı  ve köşe  bucak, o  yabancıyı  aradı  ve  buldu.  Tekrar  evine  davet  etti. Birlikte   akşam  yemeğini  yediler.

Belki  de  bu  yüzden,  Urfa  ve  civarında,  insanlar  misafir perverdir.  Misafir  için  yarışırlar.  Geçmişte,  insanlar Hac’a  otobüslerle  giderken ,  Urfa ya  da bazen uğrarlardı. O  zamanları  hatırlıyorum.  Babamız bizi  belediyeye gönderirdi, gidin  misafir  getirin  diye.Belediyenin  önünde  sıraya  girerdik.  Bazen,  sıra  bize  geldiğinde,  misafir  biterdi.  Eve  döndüğümüzde,  babamız  bize  kızardı.  Neden  erken  gitmediniz  ,diye..

Hazreti  İbrahim’in  tenceresi, Hazreti  Musa’nın  ,kayın pederi Hazreti  Şuayb  tarafından, Harran  Şuayb  şehrinde,  Peygamber  olduğunda  hediye  edilen  o  sihirli  asa,  şimdi  İstanbul  Topkapı  sarayı,  Kutsal  Emanetler  bölümünde bulunmaktadır.

H.z. İsa ‘nın  Urfa’yı  kutsamak  için, Abgar  Kralına  gönderdiği ve üzerinde  siluetinin  bulunduğu  “kutsal  Mendil” de söylendiğine  göre, İtalya’nın Torino  kentinde  bulunmaktadır.

Bu  gün  artık,  Avrupa’nın  en  büyük  Arkeoloji  Müzesi  Şanlıurfa’da bulunuyor. Acaba  bu  kıymetli    kutsallar,  ait  olduğu  yere  getirilebilir mi?   Çünkü  bunlar,  ait  oldukları  yere  yakışır  diye  düşünüyorum..

HÜSEYİN  YEKTAŞ

Bir önceki yazımız olan Urfa’ya Göç Dalgası Ve Ekonomik Sonuçlarına Kısa Bir İzlenim başlıklı makalemizde Ekonomi, Göç ve şanlıurfa hakkında bilgiler verilmektedir.

YAZARIN SON YAZILARI
Bayram Kime Geldi? - 23 Eylül 2015
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ

Şanlıurfa Kablosuz İnternet Kıbrıs Üniversiteleri Beyaz Tesettür Kadın Giyim Kombinleri Yemek Tarifleri Urfa Web Tasarım İzmir Bayraklı Rent A Car Strafor Tabela